What is and What should never Be*
böyle dolu dolu cesurca yağan kar ve canlanan hafızamdan bir güzellik daha göğsüme doldu…doluyor..babam japonyada 3 ay kaldıktan sonra eve dönmüştü…getirdiği japonca türlü müzik kasetlerinden birini dinlediğimiz ,perdeleri ardına kadar açtığımız o karlı akşam..
bu okadar güzel bir anı ki tarif etmeye yeltendiğim an,gözlerim doluyor.kar doluyor gözlerim.
petkim lojmanlarında ki bu evimiz 2 oda bir salondu,70lerde almanlar tarafından yapılmış lojman yapıları…salonumuzun camları yere kadardı.Perdeleri ardına kadar açmıştık ve sokak lambası sıcak turuncu tonuyla soğuğa karşı direniyordu.Kar taneleri dönüyordu ve kasetten japonca ılık bir kadın sesi bizi birbirimize bağlıyordu.babamla çok konuşmazdık.çok konuşmazdı çünkü buna gerek yoktu.aramızda ki tek dil sevgiydi.
içim cız ettiğinde ruhunun bana değdiğini düşünüyorum.kar yüzüme değdiğinde, kuş yakalamak için tuzak kurduğumuz bir diger anıyla sana gülümsüyorum.
kuş bakışı desenler…ilham verici görüntülerle rastlaşınca, ki rastgele diye birşey varsa papucuma anlat- bir rahatlama bir umut dolma durumu mevzu bahis oluyor.oluyor,paçayı yırtıyorum birden, küskünlük ısrarla içime sızlamaya çalışırken çünkü sanki yaşadığımız kavmin, vaktin hali bu: ‘küskün,umutsuz,çareleri alınmış’ ve illa ki bulur bizi ilhami.çarelerini hatırla,gözlerin buğusunu almayı hatırlamak yeterli.
çok şükür.
Ne güzel demiş Dario Fo, Başımız dimdik yürüyoruz, çünkü boğazımıza kadar boka batmış durumdayız
tiredness fuels empty thoughts.
opus 28.
hergün gaz ve toz bulutu.
hergün biraz daha kırılgan.
hergün biraz daha…
nehirlerde balıklar.
hergün biraz daha aydınlık.
hergün biraz daha hafif.
hergün biraz daha…
gölde sazlıklar
hergün biraz daha
hergün biraz daha ölümlü.
hergün biraz daha…
tepelerde uğultular.
hergün biraz daha yakın.
hergün bir ertesi…
en iyisi..bi türk kahvesi.
Atölyede vaktin nasıl geçtiğini anlamamaya devam etmekteyim.
Birkaç sene önce (birkaç sene dediğim 2006 senesi) kaybettiğim bir defterim/dosyam vardı, içinde desen-mürekkep çalışmalarımın olduğu bir defter…Defterdeki bazı çizimleri taratmıştım ki belki ‘photoshop’ ile renklendirir’dim.Böyle birşeyi hiçbir zaman yapmadım tabi ki.Başka taranmış çizimleri ‘photoshop’ ile kurcaladığım oldu ancak o çizimlere dokunmadım.Çünkü defteri kaybettikten sonra o kadar üzülmüştüm ki„ içim fiilen sızlamıstı…O duyguyu nasıl tarif ederim bilemiyorum.Bir süre dosyamın bulunacağına inandım çünkü defterimin ilk sayfasında ‘eğer bu defteri bulduysan, ben kaybetmişim demektir…’ ile başlayan ve iletişim bilgileriyle sonlanan şakalı, tatlı dilli bir ‘hani olmaz da olur ya’ notu vardı.Bu dönüş gercekleşmedi.Bir insanın eline geçmeden kayıplara karıştığı kanısındayım, keza o nota kimse dayanamazdı bence.Neyse…Bir süre elime kağıt kalem almamıştım; neredeyse bir sene kadar.Elbette başka sebepler, yoğunluklar da vardı.
Velhasılı, tarattığım bir kısım ‘kayıp çizimleri’ tekrar çizmeye başlayarak’ atölyeyi ısıtıyorum.Bunu yapmayı hep düşünmüştüm ama hiç elim gitmemişti.’Nasıl çizeyim aynısını;olmaz ki.. Yok yok..’ mahsunluğu ile kendime acımayı,o çizimleri yadetmeyi ve mitleştirmeyi yeğliyordum.Şimdi bakıyorum da; ‘daha iyi olabilirmiş,şöyle olabilirmiş’ diyerek kompozisyonları güncelliyorum bayağ bildigin.
Tekrar çizmek mümkün olmadığından değil de, baska türlü bir sebepten ötürü; yine aynısı olmuyor…Yani haklıymışım aslında fakat başka bir yerden…Anladığım o ki, o resimler gerçekten kayboldular.Çünkü onların kaybolmasını ben kabul etmiştim uzun bir süredir ki sadece kayıp olma durumlarını yaşadım.Hayat yine göz kırpıyor…Kıssadan hisse; ‘get over it’
Evet; sanırım gerçekten bu durumu atlattım.
Bu ‘KovAn’ blogumda, bu kıssada yer alan ‘kayıp defter’den bazı bazı güncellenmiş olan çizimleri ve yeni çizimlerimi görebileceksiniz; isterseniz.
bi çay içeyim ağzım kurudu.




